Ağlayan Zeytin Ağacı

Bindokuzyüzotuzlu yıllarda doğdu. Aynanın veya basılı fotonun nadir, aya gidişi bırak gurbettekine ulaşmanın hayal olduğu yıllar. Adının aksine ağlayarak adım attı dünyaya. İlk denemeydi bu. Sanki Tanrı mekanizmayı test ediyordu: “Ağlar mı bu?”. Sonraki her denemede de, kullanımda da bu ağlama ile derin bir nefes ile akciğerleri doldu. Ağlarken iç çekmelerini, nefessiz kalmasını hiç sorgulamadan tekrarladı durdu.
Yıllar boyunca ağladı. Her şekilde ağladı. Yıllarca ona baka baka ektiği, bellediği, soyduğu çatlak toprağa benzer yüzü göz yaşları ile sulandı. Tecrübeli, herşeyi bilir de konuşmaz zeytin ağacına döndü azar azar. Gözyaşlarını sile sile de ağaç şekillendi kıvrım kıvrım. Kıvrımlarından oluk oluk gözyaşı aktı, yol yaptı kendine. Yüzüne bakan, bilmezse onu, duygusunu belli etmez hale geldi. Yıllarca yaşadı, yıllarca ıslandı, defalarca ağladı. Boynundaki o iri et beni siyah bir budak gibi yıllarca durdu da yaş aldıkça büyüdü, sonunda iki üç beyaz kıl ile tomurcuklandı bu kadar sulanmaya.
Bebekliğinde kendini ifade etmek için ağladı. Altı temizlendi, karnı doyuruldu. Ağlamanın ardını gülüşlerin takip ettiği yıllar, bunun garipsenmediği yaşlar. Bu ağlayışlar çığlık çığlığa ve aralıksız, haber verici iken yıllar geçtikçe arsız ağlamalara döndü. Bir şey istediğinde veya istediği olmadığında ağlıyor, yine ilgi çekiyordu. Ne var ki bu ağlayışın ardından gülücük değil yediği tokatla acıyan yanağının ve ezilen, evrilen kişiliğinin ağlayışı geliyordu. Sonra öğrendi. Epey bir süre ağlamadı.
Sonraki ağlaması yine çok istediği ama varamadığı yarinin arkasındandı. Bu ağlama çağırıcı da değil, acıya tepki de değildi. Sessiz sedasız, gizlice, kimse görmeden ağlıyordu. Bir süre sonra annesini kaybettiğinde yine üzüntüden ama bu kez bağırarak ağlıyordu, herkese çok üzüldüğünü ilan edercesine. “Ağla ağla rahatlarsın” diyenlere şaştı kaldı. Bugüne dek kendi kendine hiç rahatlamamıştı ağlamakla. Çok yıllar sonra doğduğunda gözleri dolu dolu baktığı yavrusunu emzirme yaşında yitirdiğinde yine üzüntüden ağladı ve ne kadar ağladıysa rahatlamadı. Yıllar boyunca o yavrusunu hatırlamadığı gün olmadı, gözyaşsız, hiç mimiksiz, sessiz, için için ağladı.
Bir de gücenerek ağladı. O zamanında ardından ağladığı yarinin üstüne kuma getirdiği gün bir yandan iş yapıyordu bir yandan kesik kesik, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Arkası dönükken hıçkırık sesi, bir de burun çekmeleri duyulmasa ağladığı belli değildi. Ama ağlarkenki o çirkinleşen yüzü ne süpürgeye, ne toz almaya hiç tanıdık değildi. Hıçkırık zaten önlenemezdi. Ağlarken nefesinle düzenli düzensiz oynamasından onu önlemek imkansızdı da bu buruna noluyordu? Zaten gözyaşı yüzünü ıslatıp zeytin ağacını yaşlandırıyordu. Gözünden taşanlar mı burnuna kaçıyor yoksa burnundan taşanlar mı yüzüne akıyordu. Aklı ermedi.
Neler gördü, neler yaşadı? Yüzü gözyaşsız nerdeyse hiç kalmadı sonra. Sanki dünyaya acı çekmek için yollanmıştı ya da ağlamanın sınırsızca test edilmesi için. Ağladıkça yüzüne daha derin kıvrımlar eklendi. İlk torununun aklına geldi bu soru. Hesaplamadan, danışmadan, yekten sordu: “Babaanne senin adın Güler. Ama hiç gülmüyorsun?” Gülmek aklına geldi de yüzü çoktan unuttuğu bu hareketi acemice de olsa yapamadı. Sevinçte bile  gülmek yerine ağlaması, gözünün yaşarması geldi aklına. Doğduğunda onu sevinçten gözü yaşlı haline getiren torununun sorusuna aldırmaz gibi camdan dışarı bakmaya devam etti. Gelini torununu çekiştirip odadan çıkardı. Bir sessiz, görkemli zeytin ağacı daha uzaklara bakar halde ona yazılan hayatı yaşadı. Ona bakanlar hayat gördü.

“Ağlayan Zeytin Ağacı” için 2 cevap

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir