Akvaryum

“Önder Bey mi, attı acaba bu parayı oraya bilerek?, Yok canım ofise gelen müşterilerden biri düşürmüştür. Baksana, dörde katlanmış. Sekreter de düşürmüş olamaz. Beni mi sınıyorlar? Yoksa birileri hakkımda iddiaya mı girdi?”.

Eski bir İzmir evinden yeni bir ofise dönüştürülmüş, dönüştürürken bozarak değiştiren bir kentsel dönüşüm ofisinin sokak girişinde, hepi topu altı-yedi metrekarelik ofis sekreteryasında, Iramazan efendi gözünü karşısındaki kaloriferin altında duran paraya dikmiş; rahatsız bir oturuş ile gece vardiyasını yiyordu. Böyle rahatsız oturarak gece geçmezdi. Ofisin içinde çok geniş kollukları ve sırtı olan suni deriden, iki buçuk kişilik koltuğun köşesinde, kıçı ile sırtı arasındaki bölgenin üzerinde yatar-oturur arası, duvardaki lüks led tvde Anadolu’nun tüm tv kanallarını seyrederek geçirirdi mesaisini. Dışardan bakıldığında modern malzemelerle döşenmiş bir akvaryuma benzer yekpara büyük camlı ofisin içinde tek kalmış bir balık gibiydi. Yeniden güne başlamak için sokağı kullanan insanlar ofis önünden geçerken onun mesaisinin sonundaki hallerini kolaylıkla görürlerdi. O da onlara bakardı. Belki de bu karşılıklı, anlaşılır bir alışverişti. Ofisteki çiğ beyaz led ışık hayal ürünü maket apartmanların etrafında albenili bir hava oluştururken onun yüzünde hiç de güzel olmayan gölgeler oluşturuyordu.
Bu gece daha bir çirkindi. Ne o rahat oturuşu, ne de televizyonda gece vakti bile ritmi hiç değişmeyen müzikle oynayan takım elbiseli şarkıcılara bakası vardı. Nadiren mimik yapan yüzünde endişe rahat hissediliyordu. Parayı farkeden gözünün beyni ve vicdanı ile yaptığı üç kişilik muhabbet yüzünde kaygı kaslarını belirginleştirmişti. Bayram sonrası haftanın ilk günü Önder Bey’le o konuşmayı yapmamış olsa bu kumpas aklına gelmeyecekti.  Her zaman sekreter gelir gelmez terkettiği ofiste o gün bir saat fazladan beklemiş, tüm ofis çalışanlarının önünde en son gelen patronuna “Önder Bey, bu ay maaşıma üç yüz lira fazla yatmış, yanlışlık olmasın” diye sormuştu. Önder Bey “Bayram ikramiyen Iramazan ağabey” dediğinde onda silik bir mutluluk ve rahatlama gülümsemesi, diğer çalışanlarda belirgin aşağılama ifadesi oluşmuştu. “Kesin bu parayı onlar attılar buraya” diye kumpasın senaryosunu ve sonrasını, hele hele o parayı aldığı anı kameradan izleyip sevinen, el çakanları düşünerek yerine çivilenmişti.
Önder Bey otuz sene önce geldiği İzmir’de ilk çalışmaya başladığı inşaatın müteahhitinin oğlu idi. Başka hiç kimse ile çalışmamış, hep takdir almış, az konuşması, çok çalışması ile hep sırtı sıvazlanmıştı. Önder bey o zamanlar babasının yanında gördüğü tek oğlan çocuktu. Sonradan okuyup babasının işini devraldı ve kentsel dönüşüm furyası ve biraz da iktidar yakınlığı ile yürüyen kul oldu. Müteahhit babası ara sıra ofise geldiğinde eski çalışanı diye mi yoksa vicdan yaparak mı ilk olarak hep Iramazan’ı sorar, “O benim sana emanetim Önder” derdi oğluna. Önder de onu işte bu ofisin dönüşümünden itibaren daha kapı pencere yokken bekçiliğe almış, inşaat bitse de kalmasını devam ettirmişti. Maaş vermeye devam etmek istiyorlardı, gereksiz de olsa. Yıllar önce inşaattan düşüp topal kalan Iramazan hayatını artık sadece böyle devam ettirebilirdi.
Gecenin serinliğinde ve sessizliğinde birkaç köpek yanyana antreman sonraları soğuma temposunda sokaktan geçerlerken bir ona bir de kalorifer altındaki paraya bakarak geçtiler. Sokağın karşısında birinci katta pencerenin önündeki bilgisayarında sabahlayan adam da nedense  görünmesin diye pencere önüne koyduğu tahtanın arkasından arada kafayı paravandan çıkartıp bir ona bir paraya bakıp kontrol ediyordu. Para dörde katlanmıştı. Dörde katlanmış para daha bir masumca düşmüş gibi görünüyordu. Dörde katlanarak küçülmüş hacmi komploya uygun değildi. “Yok yok bu kesin düşmüş” dedi. Kalktı paranın elli lira olduğunu farkederek cebine koydu, tekrar yerine oturdu. Şimdi daha rahatsızdı işte. Henüz para ile bir şey yapmadan çalmış gibi hisssetti. Oysa tam okullar açılmadan bu parayı oğluna verebilirdi. Ama o parayı aldığını görenleri onu Önder beye vererek şaşırtacaktı. İşte o zaman kendi kendine başkaları ile girdiği iddiayı tam kazanacaktı.
Sabahın ışıkları ile aydınlanan sokaktan işlerine giden insanları ifadesiz izlemeyle başladı yine sabah. Bir furya bu bittikten sonra sekreter geldi, “Günaydın Iramazan bey” dedi, herkesin herkese bey, hanım diye hitap etmek zorunluluğu olan ofiste. Iramazan her zamanki gibi hiç konuşmadan ofisten çıktı, düşünmeden hareketlerle otobüse cüzdanındaki kentkartı gösterip bindi. Bomboş otobüste uyuklayarak nerdeyse tek başına giderek kendi durağında indi.
Topal ayağını sürükleyerek ulaştığı ofisinden az büyük gecekondu evine girdi.
Karısı evde otomatik makina gibi Iramazan’ın günlük iki öğününden ilkini, kahvaltıyı hazırlamıştı yine. Karısı Olcay, Iramazan’ın iki üç katı, şişman ve kısa boylu idi. Kıvırcık kısa kesilmiş, beyazlamış saçları, eski özensiz tişörtünü deforme etmiş orta boy kavun büyüklüğünde memeleri, bileğinin üstinde biten pantolonu ile küçük evde bayağı bir yer kaplıyordu. Iramazan ve Olcay yanyana açma-kapa düğmelerinde büyük “I” ve büyük “O” gibi duruyorlardı. Iramazan birşey konuşmadan kahvaltıya oturdu. Artık Olcay da çok konuşmuyordu. Sadece “pazartesi okul açılıyor, oğlana para lazım” dedi. Iramazan “onbeşinde para alcam, idare edin” dedi, kahvaltıdan kalkıp yatak odasına geçti. Üstünü soyarken aynanın üzerinde dört gündür duran kırmızı eşarpa “kırk gün de dursan farketmez” bakışını kendi bile farketmedi. Günün ışığı ve gürültüsünden korunmak için kefene sarılır gibi yatakta kendini örttü. Bir saat kadar sonrasında Olcay odaya girip Iramazan’ın pantolonunda önce boş cüzdanını sonra da nolur nolmaz diye ceplerini kontrol etti. Dörde katlanmış elli lirayı alıp çıktı.
Akşam ofisi devralmaya gittiğinde Iramazan çalışanların gülümsemeleriyle  hatırladı dün gece olanları. Elini cebine götürdü. Parayı bulamadı. Hiçbir yüz ifadesi değişikliği olmadan koltukta köşesine oturdu. Her zamanki gibi “İyi geceler” uğurlamalarıyla ofisi devraldı.
Akvaryumda herşey yerli yerinde idi. Sokak kapısını kilitledi. Flash tv’yi açtı. Koltukta kaykılırken sağ eli kafasının üstünde “L” yapar gibi dururken sol eli ile kulak kıllarını koparıyordu. Karşıda birinci kattaki sabaha kadar bilgisayarda ne yaptığı belli olmayan adam da uyanıp bilgisayarının başına geçti. Ne o onu, ne de o onu anlamadan bir gece daha geçecekti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir