Alma (ispanyolca, =Ruh)

“Kahkahalar atarak doğdu. Doğumhanenin içinde bir telaş. Her şey yolunda belli ki. Kimsenin onu bir şey için zorlamayacağı bir hayat var önünde. Hayvani gereksinimleri için bile insani duyguları ile hareket edecek. “Dur” denmeyecek, “Yapma” denmeyecek. Çünkü gerek olmayacak. Pür insan, pür vicdan bir hayat yaşayıp ölecek.” diye yazdı genç kız günlüğüne. İçi sıkkın başlamıştı, sıkkın devam ediyordu gün. Mutfakta akşam yemeği hazırlıkları, babanın geliş saatinin ayak sesleri. Tüm ailenin en küçüğü, babasının kıymetlisi, annesinin yedek oyuncusu, büyük ablasının kardeşi, küçük abisinin lastik topu.

Daha bu sabah okulda Türkçe öğretmeni kürsüsünden sınıfa kitap okurken kayıp gitmişti hayallere. Nasıl bir ilahi güç ona bu kabiliyeti vermişti, daha anlayacak yaşta değildi. Anlayacağı zaman da yılların ve toplumun verdiği eziklikle yürek isteyecekti bunu kullanması.

Hayalinde sorgular bulmuştu hayatı kendi kendine. Hayat dediğin kalıp makinası, seri üretimde. Bas-doğur, besle-büyüt, okula gönder-doldur, çiftleştir-ürettir, kullan-at, sömür-seyret, ölsün-dua et. Her devrede büyük makina gürültüleri ile bir işlem. Üretimden çıkan korkulu gözlerle çevreye bakıyor, çevre de ona. Herkes birbirini kolluyor. O ne yaptı, o ne kazandı, o kimi sevdi, o nasıl tepki verdi, o kime verdi, kimden aldı, o ne dedi? Sadece şimdiki zamanla değil, gözler durur da beyin durur mu? Ne yapacak, neyi seçecek, ne doğuracak, nasıl olacak?

Üretilen, rafta yerini buluyor tabii. Süslü, yeni, oldukça parlak, dik. Yıllar geçtikçe üst raflara çekiliyor, oradan bakması daha kolay, da görmesi? Üst raflara çıktıkça üstü tozlanıyor, belki de saçlar ondan kırlaşmış görünüyor. Yıllarca vitrin camından gelen hain güneş kırışıklık veriyor bir de. Üst raflara çıktıkça dik duruş kalmıyor, öyle aşağıdaki raflardaki gibi. Hafifçe çökme, kaykılma, bezginlik, yorgunluk, boş verememezlik, daha fazla yük.

Rafta hayat zor. Hareketsizlik çok zor. Zaten canın istemiyor. Hep aynı rafta kalasın geliyor. Çaktırmadan kök salıyorsun kaldığın yere. Gidesin, terk edesin gelmiyor. Birisi alıp başka yere koyarsa da hep eski rafını arıyorsun, geri dönmek için çabala dur.

Hep gözler karşıda. Yanındakinin farkında bile değilsin. Karşıdakine kızıyor, karşıdakini istiyor, karşıdakine biriktiriyor, karşıdakini özlüyor, karşıdakinden nefret ediyorsun. Aynıları yanı başında, bir başkasının görüş alanında. Yanındakinin farkına varamamakla geçiyor hayat. En çok sevgiyi, en çok hiyaneti de hep yanındakilerden görüyorsun. Ama hep o göz karşıda, uzakta.

Durduğun yerde, yapma bebekler rafında hayat var. Sana biçilmiş, senin de istekle gelmek için çırpındığın raf. Çok düşünmezsen mutlusun. Düşünmezsen mutlusun. Düşünme. Düşünmezsen duygulanmazsın da. Cansız bebek gibi, put gibi yaşa git. Elbet bir alanın, bir beğenin olur, tozunu alan arada. Sen bu işe yararsın, işe yarar mısın bilinmez. Gelecek belli değil.

“Gelecek belli değil”, “Gelecek belli değil” sözleri giderek yüksek tonda tekrarlanınca sınıfta hayalinde kopabildi. Ödev kontrolü, yarınki ödev listesi, yolda yapması gerekenler, eve gelince yapacakları, okul bitince olacaklar, evlenince sorumluluklar, iş yaşamı, çocuk sahibi olmak istemenin kişiden kişiye cinsiyetten cinsiyete değişen gereksiz baskısı eve giderken yolda, yol kenarına birikmiş karları ezerken ezildi, eridi, kayboldu. Evde “baban gelmek üzere, sofrayı kur” diye bağıran anne yeni bir kısır döngüyü başlattı. Ama olsun o günlüğüne yazacağını yazmış, yazamayacaklarını da bir gün mutlaka yazacaktı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir