ATS-2

Sabahın dörtbuçuğunda otogarın korkutucu sessizliğine indim Bursa’da. Bildik firmalardan hemen kalkıveren bir İzmir bileti bulamayacağımı bile bile büyük tabelalalı yazıhanelere yanaşıp bilet dilendim. Uzaktan köşede “İzmir, İzmir!” diye bağıran havutçunun akıntısına kapılıyordum adım adım. En sonunda adına bilet denen bir kağıdın üzerine kötü el yazısı ile bilgilerim yazılıp elime tutuşturulduğunda satılan defolu malın janjanı “Hadi iyisin abi. Otobüs normalde transit geçer. Cam kenarı kırküç numarayı kaptın.” sözü oldu. Elli numaralı peronda belirsizliği ortak edinmiş üç yolcu “nedense” baştan satın alınmamış en arka koltuk numaralı biletlerimizle yarım saat gecikmeli gelen otobüsümüze ulaştık.
“ATS” seyahatin kısaltmalarından sondaki “S” kesin seyahat idi de baştaki “AT” acaba otobüse biner binmez burnumuza gelen hara kokusu ile alakalı mıydı? Orta kapıdan binerken hemen ikinci basamakta içine çorap çıkarılmış sivri burunlu ayakkabılar misafir beklemeyen evlerin halinden farksızdı. Otobüsün en arka koltuğuna ulaştığımda kırküçten kırkaltı numaralı koltuğa kadar uzanmış uyuyan muavini dürtmem gerekti. Koltuğa oturduğumda yeni uyanılmış yabancı sıcak bir yatağa oturmuş gibi hissettim. İlk gördüğüm ise kırküçün önündeki koltuğun yüzseksen dereceye yakın kucağıma uzanışı idi. Sakince öndeki kaykılmış yolcuyu uyandırdığımda “Bozuk abi bu. Ben napayım?” sözü kalemde gördüğüm ilk gol olarak beşinci dakikada kayıtlara geçti. Muavine kırık koltuğu söyleyince de duyduğum “Abi napayım, bu yolcular yakında bu otobüsü yerlerse şaşırmam.” açıklaması da video-assistant-referee incelemeleri ile golün kesinlik kazanması anlamına geliyordu. Bu önceden satın alınmamış dört arka koltuğun üç kel-kör alıcısı olması bana cam kenarını kaybettirdi, ama en azından öndekini yol boyunca ayağımda sallama zahmetinden kurtardı.
Gerçekten otobüsün “ya nolur bana binmeyin artık ya” der görüntüsü muavinin “yenip bitirilmiş otobüs” sözü ile birebir uyuşuyordu. Kırık koltuk kolları, yarısı kırık el tutamakları, bantla yalapşap tutturulmuş tavan ışığı, kıçımın altında düzensiz dönen motor titreşimi bana ta eskiden öğrendiğim “bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” deyimini acı acı hatırlattı. Otobüs yola koyulur koyulmaz elinde yoklama kağıdı ile muavin geldi. Nerede ineceğimizi sordu. Üçümüz birden “İzmir” dedik. En alt satırda en arka koltukları gösteren yere tek ve uzun bir çizik attı muavin. Ne demek istedi acaba? İşimiz bitti galiba. Yanımda sonradan olacakların hiçbirini bilemeyecek, belki de bu yazıyı okursa “vayy be neler olmuş?” diyecek genç “ne zaman varırız İzmir’e” diye sordu. Muavin hiç düşünmeden mi, hiç düşünemeden mi, hayatta hiç düşünememişliğinden mi “saat dokuz gibi” diye yanıt verdi. Çok düşünmüş ben “Nasıl yani üçbuçuk saatte mi oradayız?” diye ilkokul öğretmenimin “pratik Murat” lakabını hakettiğimi hissederek bir soru daha sordum. Olumsuz eleştirilerle yorulmuş ve herşeyi savunarak yanıtlamaya hazır muavin “Tabii abi, daha yarım saatlik de molamız var daha, ancak dokuzda.” diye yanıtladı. “hımm, basit toplama öğretmeli” diye düşünerek muavine “Kardeşim saat beş buçuk, üçbuçuk saat hem de yarım saat molalı halde saat dokuzda varırız, uçacak mı otobüs?” diye savunduğumda ilk soruyu sorana dönüp ilk yanıtını düzeltti  “ancak dokuzbuçuk on gibi” deyip bana bakarak onaylatır gibi kafasını salladı. Yoksa “ATS” “Attım Tutmadı Seyahat”in kısaltması mı idi? Yanımdaki “mecbur kalmasam binmezdim” dedi ve bir daha da hiç görülmeyecek şekilde tüple dalar gibi derin uykularda kayboldu. Beni yerlerde sersefil yatan çocuklar, kendi aralarında arapça konuşan mülteciler, giderek alıştığım insan kokusu, birkaç sinek ile başbaşa bıraktı.
Bilmem çok belli oluyor mu ama Tuna Kiremitçi’nin bir romanını kulaklıkla dinleyerek uyuyakaldığımı muavinin “on dakika molaaa” diye anonsu ile uyandığımda anladım. Düşünce merkezim yine hemen çalışır konuma geldi ve kendi kendime “neden on dakika, hedefi mi tutturacaklar” diye sordum. Ülkücü bıyıklı şoför benden önce lokantaya girip “çabuk, acelem var” deyince endişelenmedim değil. Şoförden önce çift kaşarlı Susurluk tostu ve ayranı bitirip otobüsü kolaçan etmeye dışarı çıktım. Bu sefer şoför beni takip etti galiba. Otobüsümüzü yıkamaya bile tenezzül etmeyen yıkayıcıya “hortum otobüsün arkasına ulaşıyor mu?” diye gereksiz bir soru sordu. Arkadaki motor kapağını ve sonra radyatör kapağını açıp yıkayıcıya hortumu sokmasını istedi. Radyatör su ile dolarken bir ara çocuğa “tamam yeter” dedi ama belli ki daha tecrübeli çocuk radyatör ağzından su taşana kadar bir otuz saniye daha bol debili hortumu yerinde tuttu. Şoför bana dönüp “Şuna bak ya, nerdeyse bomboşmuş. Dikkat etmesem demek ki yolda kalacağız” diye kendine göre meziyet bana göre rezalet bir cümle kurdu. Tamam buldum “ATS” “Allah’a Teslim Seyahat” anlamında idi.
Otobüse tekrar binildi. On dakika da olsa kapıların açık olması içerideki ağır havanın kötülüğünü biraz azaltmıştı ama hala Dünya Sağlık Örgütü normlarının çok üstündeydi. Muavin kolonya ikramını da bitirir bitirmez bir benzin istasyonuna girip durduk. Üzerinde yine “ATS” yazan bozulmuş, beyaz otobüsten inmiş, kaygılı, kızgın bir on-onbeş kişi zaten dolu otobüsümüze bindirildiler. Önden muavinin “Arkaya doğru ilerleyelim.” uyarısı koridor istihab haddinin de dolduğunu anlatıyordu. Yeni binen yolculardan biri, belki de otobüsün en düzgün giyimlisi “Nereye oturacağız biz, üçbuçuk saatlik yol ayakta mı geçirilir?” diye sorunca muavin pratik ve hazırda tutulu yanıtını verdi: “Boşyerlere oturun”. Buradaki “boş yer” tanımı gerçekten boş koltuk anlamında mıydı yoksa gerçek anlamında “yer” miydi kimse anlamadı. Ama bir ara bize, yani arkaya en yakın ayaktaki bir yolcu yerdeki beş santimlik motor çıkıntısına koridora bakacak şekilde oturmayı denedi. Ama koridor oturmuş insan salıklığını kaldıramayacak darlıkta idi. Koridordaki kalabalık nadide muavin hizmetlerinin de kesilmesine neden oldu. Arkaya yakın oturan iki kadın birbirlerine yanaşıp ayaktaki bir kadını iki kişilik koltuğa üçüncü aldılar. Bir ara giderek alıştığım otobüs kokusuna sıcak, keskin bir koku da eklendi. Ama sabrederek onun da üstesinden gelmeyi başardım. Zira hayat tecrübem eğer tekrarlanmazsa bu tür kokuların birkaç saniye sonra maziye kavuştuğunu, işte bu nedenle sahipsizce kolay bırakıldığını söylüyordu. “ATS”, “Artık Tamam Seyahat” olabilir miydi?
Otobüsün özellikle yokuşlarda yalvarmasına bakmadan “Bu da şimdi bozulur.” ön sezileri ile yarım saat ilerledikten sonra yine durduk. Polis otobüsü kenara çekti. Otobüsün içinde “Haydaa, ne işin vardı çaydaaa.” ile renklendirilmiş serzeniş nidasına “Nereden düştük böyle bir şeye?” “Hiç sorma” diyaloğu eşlik etti. Ayakta yolcular indirildi. Emzik, pardon sigara molası sevinci yaşayanlarla birlikte aşağıya ben de indim tabii. Polis cezaları keserken “Hep ATS, hep ATS” şeklinde yorum yapıyordu. Polisin ezelden şaşkın muavine aşağıdakileri göstererek “Say bakalım, kaç kişi var fazla” demesi muavinin kapasitesini aştı. ”Yaklaşık onbeş kişi” diye yardımcı oldum. Şoförün telefonu baş parmağı ile şakağına dayayıp koltuk altını açarak “Yolculardan biri ihbar etmiş abi, yeni otobüs gelene kadar bağladılar bizi” şeklindeki telefon konuşması ile herşey anlaşıldı. Bu bize değil şirket sahibine yapılan açıklama otobüsün içinde ikili üçlü tartışma programı mırıldanmalarına yol açtı. Yaklaşık bir saatlik bekleme sonrası bozuk otobüsün tamir edildiği ve yolcularını geri almak için yolda olduğu bilgisi ulaştı, tepkisi kısıtlı topluluğumuza. Muhtemelen ihbarda bulunan iyi giyimli yeni yolcu ile ben, yani yaklaşık yüzde üçlük aklı başında azınlık polisin yanına aynı anda gittik. Ağzımdan dökülen cümleler belki de savunma tarihine geçecek kadar gerçek ve acı idi: “Memur bey, şoför ceza yedi, şirket ceza yedi, yeni binenlerin zaten Allah cezasını verdi. Biz niye bekliyoruz. Otobüsleri geliyormuş işte, bırakın bizi biz yolumuza gidelim.” Polis “Olmaz” dedi. “Ya gelmez ise şirkete başka türlü nasıl yaptırımda bulunacağız?” deyince “Devlet olarak gücünüz başka insanların mağduriyeti üzerinden yaptırım uygulamakla mı sınırlı?” diye soru içeren bir cürette bulundum. “Haklısın” diyen polis şoföre “Topla yolcuları. Hadi çıkın siz” diye emir ve yol verdi. “ATS”nin “At-Topla Seyahat” olduğundan emin şekilde otobüse binerken kalan yolu artık hesaplamayı bırakarak kendimi otobüsün ve şoförün kaderine teslim ettim. Yolda mülteciler hayır anlamında “Le” kelimesini kullanarak telefon konuşması yaparken, Rusçada evetin de iki harflik “da” olarak söylendiği aklıma gelip garipsemem azaldı. Türkçede de hayır anlamına “ıı” diyorduk nasıl olsa. “Iı, artık sorunsuz bir yolculuk istiyordum.”
İzmir’e yakın yanımda başından beri uyuyan yolcu uyanıp ilk saçma sorusunu sordu: “Saat tam olarak kaç geçiyor abi?” Saatin tam olarak “Onbiri kırk geçiyor” olduğunu duyunca şu komik cümleyi kurdu: “Daha gelmedik mi ya?”. “Az kaldı.” dedim sabırla. Ama bir önerim olacaktı inmeden, şirket sahibini görseydim: “Arkadaşım siz bu seyahat şirketini feshedin, yeni de bir isim koyun eskisini çağrıştıran. Mesela ATS-2. Biz de neye bineceğimizi bilerek otobüsünüze binelim.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir