“Ben mi zenginim?”

Bugün sabah Reha abinin dükkanı önünden geçiyordum.

Ayakta kapıya rastlanarak kahve içiyordu.

İlk kez dikkatli baktı bana. İlk kez gözünün içine bakarak “günaydın” diyebildim. O da içten “günaydın” dedi. Beş metre sonra geri döndüm. “Merhaba” dedim. İlk cümleden anladım, kulakları az duyuyor. Candan muhabbet bağırarak zor, ikili konuşma ifşa olur korkusu mu ki?

“Ben, doktor Murat” dedim, beni ciddiye alsın diye. Yine tekrarlattı. Hay allah daha yüksek sesle konuşmak lazım. “Ben” dedim, “yürüyerek işe giderim, Bununla ilgil bir kitap yazdım.”.  “Ne?” dedi. “Kitap” dedim, biraz daha yüksek sesle. “Ne güzel” dedi. “Sizden de bahsettim bir yerde”. Gülümsedi. Yanımdaki prova kitabı uzattım. Çok değerli birşey gibi değer vererek hafif eğildi. “Burada” dedim, ellerimiz kitabın birer ucunda “bir yerde siz de geçiyorsunuz. Bunu size bırakayım, akşama uğrar geri alırım. Okumak ister misiniz?”. “Memnuniyetle, hay hay” dedi. Gülümseştik. Ben yoluma koyuldum. Geriye dönüp baktım. Hızla içeri girdi. Belki onuncu sayfaya gelmiştir bile.

Akşama uğrayacağım. Ondan bahsederken kitapta “vakit olsa da bir ömürlük konuşsam” diye yazmıştım. Bakalım akşama…

İşten dönüşte acelem vardı. Bir an önce Reha abiye gitmeliydim. Yürümedim, dolmuşa bindim. Son durakta dolmuştan indim. Hızla kilise sokağına girdim. İlerde o göründü. Dükkan önündeyken ani bir hareketle dükkana girdi. Beni gördü de girdi sandım. Belli olacaktı, eğer beni görüp girdiyse ben yaklaşmadan elinde kitapla geri çıkardı. Dükkana iyice yaklaştım. Yok çıkmadı.

Dükkan kapısından içeri baktım. Yok idi.

İlk kez dükkanına girdim. Vitrinindeki çeşitlilik de ne imiş. İçerisi depdebe içinde düzenli. Hafif bir alkol kokusu geldi. Girişte soldaki yeşil, rafa sıralı dizilmiş eski bira şişelerinden miydi ki bu koku? Raflarda eski ve boş parfüm şişeleri, evsiz kalmış biblolar, renk renk eski oyuncaklar, oyuncak arabalar, yazmalar…

Dükkanın içinde iki kez “Reha bey!” diye seslendim. Nasıl olmaz diye düşünürken dükkanın en dibindeki asma kata çıkan merdiveni farkettim. Tek gözü yaralı kedisi benim seslenişimle zaten merdivenin yarısına kadar çıkıp bir bana bir yukarı bakıyordu. Yukarıdan torba kırıştırma seslerini duydum. Az işittiğini hatırlayıp bir iki kez daha seslendim. Yok olmayacak. Merdivene yaklaşınca kedi de yukarı çıktı ve Reha abinin sesi duyuldu: “Ne o sen de yukarı geldin telaşlı telaşlı?” Demek ki kedi normalde yukarı nadiren çıkarmış diye düşündüm. Merdivenden yukarı doğru yükselen ses tonuyla bayağı bir bağırdım. Yok, reaksiyon yok. İşitme bayağı kötü anlaşılan. Aslında işitmeyince dünyaya açılan bir pencereni kapatırsın. Sürekli kendi sesini, kendi düşüncelerini, duygularını dinler durursun. Üretebildiğin kadar tabii. Kapalı pencerenin ötesini terkediş ve beyninle baş başa kalış köreltir duyguları da düşünceleri de.

Ne yapsaydım dükkanın içinde beklemek anlamsız geldi. Aşağı iner inmez beni görmesi düşlediğim ilk sahne değildi. Dükkandan çıkıp biraz kapıda bekledim. Ama benim bu sokakta Reha abiyi beklemişliğim hiç yok ki. Biraz sokakta gidip geldim. Bu da acayipti, her gün bir yöne doğru düz giden adam volta atıyordu. Geri döndüm. Hah merdivenden aşağı indi, beni gördü.

Uzaktaydı, mimiğini farketmeme fırsat vermeden “Gel, gel” dedi. Hemen yüzümdeki gülümsemeyi saklamadan, sabahtan -yok yok onun hakkındaki bölüm  yazıldığından beri- aklımdaki soru ağzımdan firar etti: “Beğendiniz mi kitabı?”. “Hiç beğenmedim” dedi. “Okudum kitabı hemen Haldun’a gittim” dedi. “O sana benim zenginliğimle ilgili ne demek istedi” diye sorguladı beni. Ciddi mi, değil mi, huyunu suyunu bilemediğimden nasıl cevap vereceğimi bilemedim. “Doymuş anlamında” dedim. “O da korkudan zaten gönlü zengin dedim abicim senin için diye cevapladı” dedi Haldun için. Gülüştük. Bak dedi kitap orada. Bir asılı torbanın içinde, şeffaflıktan kapağı tanıdım. “Sen al” dedi, “benim elim yağlı”. Aldım kitabı. Yine sordum. “Beğendiniz mi kitabı?” Ya duymuyor bu soruyu ya da cevap için uygun zaman değil. “Bak” dedi “iki yere kağıt koydum”. Bir kağıttan yırtılmış parça kağıtları farkettim. “Benle ilgili ve o köpekle ilgili. Keşke öncesinde konuşsaydık daha çok yazardın bunlarla ilgili” dedi. “Kısmet bugüne imiş” dedim. Onaylamadan “o köpek kasabın falan değil. Ben besledim onu” dedi. “O yazdığın yürüyemez haliyle işte buraya kadar gelirdi” diye kapı önünü gösterdi. “Beğendiniz mi dedim” kitabı tekrar. “Güzel güzel” dedi, “güzel bir eser bırakmışsın”. “Ben” dedi “korkunç mutluyum”. Anlamaz gözle baktım, ondan bahsettim diye mi acaba? Tekrarladı, anlam veremeyen gözlerime yanıt olarak. “Ben korkunç mutluyum, hayvanları beslemekten” diye tamamladı. Onayladım kafamla. “Niye biliyor musun” diye sordu? “Niye” dedim. “Çünkü dedi insanlarda bi bok yok”.

Of müthiş kapanış oldu gideyim bunları yazayım telaşındaki acemi yazar tavrıyla gülümseyip “görüşmek üzere” deyip hafif elimi başıma götürüp veda selamı yaptım. Onayladı. Giderken “ben” dedi “bu kitaptan bir tane istiyorum.” “Tamam” dedim. Uçarak eve döndüm bunları yazmak için. Yazarken,  yaniyaşadıklarımı tekrar yaşarken daha mutluydum. Yoksa bu dürtü mü yazdıran?

Günler sonra Haldun’la karşılaştım yolda. Kitabı sordum. “Abi, yaktın beni” dedi. Reha abi hergün gelip dükkanın önüne sahte dolarlar atıyormuş, şakasına. Atarken de “Al, ben böyle zenginim, al” diye diye.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir