Eksik

“Daha saat iki. Dörtte gelecek Arda’m ile Hakan. Yani tren varış saati dört olarak söyleniyor da hiç zamanında gelen tren olur mu? Mutlaka gecikir. Olsun ben yine de erken giderim. Hoşuma gider garda olmak. Her zaman yaşadığımız mekanlardan daha büyük, daha yüksek, daha heybetli. Bu yüzden yutmuyor insanı. Aksine sunuyor. Bekleyenlere sevdiklerini sunuyor, gidenlere imkan. Ben bugün de erken gideyim en iyisi.”

Arda’sının Barcelona formalı fotoğrafına göz kırpıp beyaz, mantar tabanlı iskarpinlerini ayağına geçirdi. O günden beri taktığı eşarp ve siyah gözlüğü de takıp kapıyı iki kez kilitleyip indi merdivenlerden. Apartmanın sokak kapısı hep aynı saatlerde hep aynı görüntüyü veriyordu. Camdaki motifli demirlerin gölgesi sağdan posta kutularına daha erişmemişti. Güçlükle açtı yine kapıyı, ama o arkasından kolayca kapandı. Sokağa adımını atar atmaz bir görünüp bir kaybolan, çift olduklarında birbirlerinin kulaklarına dönük konuşan, boş bakan, pencereye çıkan, perdeye saklanan figürler her zamanki dekor olmuştu onun için. Onları düşünmeden geçiyor, düşünmeden yürüyor, düşünmeden varıyordu gara her gün olduğu gibi.

Gardaki mesai mahkumu memurlara tanıdık bir selam verip gelen peronları rahat gören “cafe”ye oturdu. Yine aynı masa, yine aynı sandalye. Nasıl olsa kısır döngü kırılacaktı ki. İnadı inattı, hep yapacaktı kırana kadar. “Abla kahveni getireyim mi?” dedi tanıdık garson tanıdık sesi ile. Kafasını salladı gözünü peronlardan ayırmadan. Daha bir saat vardı oğluşunun treninin gelmesine. Ben de bundan istiyorum işte diye düşündü gelen trenden inenlerle karşılayanların sarılmalarını izlerken. Bu ötekilerden değil. Gelene sarılmakla gidene sarılmak farklıydı çünkü. Gelen özlemi bitirir, giden başlatırdı hep. Özlem biterken mimikler sevinçle donatılmışken diğerinde de olduğu gibi gözyaşları eşlik ederdi yine. Gözyaşları. Kurur mu? Bilemedi. “Belki Arda gelince yine akar” diye geçirdi içinden.

Başı bağlı anne ile tekdüze giyinmiş baba daha trenin merdiveninden yeni adımın atmış genç olmuş çocuklarını havadayken sarmaya başladılar. Hızlı adımlar, kollarını açarak yaklaşmaları, karşı tarafın benzer tepkileri, çok uzun sıkı sıkıya sarılı iken sağa sola dans eder gibi sallanmaları, sarılma bittiğinde tekrar kısa bakışıp sarılmalar, sırt sıvazlamalar, yüzde gülücükler, neşeli sesler. İşte bundan istiyordu, ötekinden değil. On yedi gün değil on yedi ay geçse de inat etmişti. Bundan istiyordu. Artık bilgi tabelası ile de uğraşmıyordu, trenin ne zaman geleceğini belirten. Yalancı tabela ne zaman doğruyu söyledi ki? Bekleyecekti o, tabelaya inat. O vaktini biliyordu. O gün değilse yarın. Dememiş miydi son telefonunda Arda “Saat dörtte varıyormuşuz anne. Gelecek misin gara diye babam soruyor”.

“Bugün de altıya kadar beklerim. Olmadı yarın. Günleri karıştırdı demek ki Ardam. Dedesinin yanında iken bana “Melek annem” diyen şiirini dinlemiştim yine. Eve gidince bir daha dinleyeyim. Geldiğinde de bir daha söyleteyim ona o şiiri. Mis kokulu boynunu bir koklayayım bir daha sararken. Uzun saçlarının arasında gezdireyim ellerimi. Hep dokunayım. Nasıldı koluyla dirseği arasındaki incelik. Unutmamalıyım. Unutuyor muyum acaba? Unutur muyum ki? Yok hayır. Hayır. Kalkıp gideyim hemen. Eve gideyim. Resimlerine bakayım.”

Yine aniden telaşlı kalkıp hesabı ödemeden giden kadının arkasından uzun süredir koşmuyorlardı artık. Sokağa çıktığı andan eve girene kadar sokaktaki, dolmuştaki, gardaki, cafedeki herkes tanıyordu onu artık. Gazeteler de televizyonlar da hemen bir hafta sonrası unutulacak, tekrar konuşulmayacak tren kazasını ilk haber yapmışlardı. Neden getirildiği bilinmeyen yayın yasağının onu, oğlunu ve kocasını kapsamadığından habersizdi tabii. Gardan ayrılırken uğurlanan yolcuların sarılmalarına da bakarak geçti. Gidene ve gelene sarılmanın farklı olduğunu çoktan kavramıştı. Ama o ötekinden istiyordu. Onu buraya her gün getirten neydi diye düşündü. Eksik olan neydi?

Sokağına hızlı adımlarla girerken tek düşündüğü fotoğraf albümü idi. Özlemi tek boyutu, görme ile doyuran bu kağıt parçalarına mahkumdu. Biran önce merdivenleri çıkıp eve girmek istiyordu. On yedi gündür yaptığı rutinini yine yapacaktı. Ta ki o eksik dolana kadar. Sokağın köşesinde yavru kediyi kucaklamış kız çocuğu ile göz göze geldi. Kedi ona verilen duygudan habersiz gibi etrafa bakarken çocuk onu sardığı kucağından ona doğru uzattı, hiçbir şey söylemeden. Mahallenin en cesuru kız çocuğunun gözlerinde “sana bu lazım” dizeleri vardı. Düşünmeden uzatılanı aldı. Kedi ön ayaklarını onun bir omzuna attı. Kedinin sırtını okşarken gövdesinde sıcaklığını hissetti. Yaşıyorum ben diye bağıran sıcaklığını. Hiçbir şey demeden kediyi çocuğa geri verip apartman kapısının önünde durdu. Bu saatlerde hep aynıydı kapı dıştan bakınca. Dibi görünmeyen bir kuyu gibi. Nereye açıldığı belli olmayan. Düşünmeden merdivenlerden yukarı çıktı.

Kapıyı açmak için yaklaştığında elini çantasına soktu ve anahtarını her zaman koyduğu iç cebi yokladı. Anahtar orada değildi. Panikledi. Tekrar kontrol etti. Hareketlenince açılıp kapanan otomatı da dikkate almak zorunda olması canını sıktı. Elini çantanın içinde gezdirmekle bulamayacağını anlayıp gözlüğünü çıkarttı ve çantanın içini ışığa doğru çevirip bakarak aramaya başladı. Yoktu. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Çantasından hiç çıkarmamıştı ki. Çantasını ne zaman açtığını hatırlamaya çalıştı dışarıda iken. Dolmuşa para verirkenki anı gözünde canlandırdı. Berbat kokulu minibüsün içinde delice ivmelere aşık şoförün hamlelerinle düşmemek için bir elini hiç demirden bırakmadan bir yandan çantadan cüzdan çıkarmak değme akrobasi gösterisine taş çıkartırdı. Yok o zaman da anahtarla ilgili birşey aklına gelmedi. Başka? Başka? “Eyvah, ben cafeye de para ödemedim” diye düşündü. Yere koymuştu, yere koymuştu çantasını  kediyi kucaklarken. “O zaman mı düştü?” diye düşünürken karşı komşunun kapısı açıldı. “Özlem hanım hayırdır?” diye yarı vücudu kapının arkasında sordu Münevver Hanım.

“Münevver Teyze, anahtarımı bulamıyorum. Çantayı delik deşik ettim, yok” sözünün üzerine Münevver hanım kapıyı daha çok açarak “gel kızım içerde ara, aydınlıkta rahat rahat” diye buyur etti.
Bunca yıllık karşı komşusuna tereddüt etmeden girdi, ayakkabılarını diğer ayağının ucu ile sıyırarak. Kendi evinin ayna yansıması şeklindeki evde girişin hemen karşısındaki salona ezbere girdi. Kayserili Münevver hanımların evi hep çemen kokardı. “Ardam da bu evin kokusu için “anne sarmısak kokuyor hep” derdi” diye düşündü. Münevver hanım endişeli gözlerle önünden giden Özlem’i takip ediyordu. Özlem çantasını salondaki masanın üstüne boşalttı. Çıkan gürültü ve çeşitlilik salondaki kimseyi şaşırtmadı. “Yok yok” dedi Özlem bir süre sonra. “Annemi arayayım bari” diye sesli düşündü. Münevver hanım eliyle koyu bordo renkli üçlü kanapeyi göstererek “buyur otur, soluklan biraz” deyip hemen ardından “su getireyim mi biraz” diye sordu. Ama cevabı almadan hemen hareketlendi.
Münevver hanım çıkınca cep telefonundan annesini aradı Özlem. Münevver hanım mutfaktan elinde beyaz tabak ve üstünde pembe dantel altlığıyla su bardağı ile geri geldiğinde Özlem biraz daha sakinleşmişti. “Annem yarım saate burada olurmuş. Nerede kaybettim acaba anahtarı?” diye önce bilgilendirme sonra mırıldanma ses tonunu kullandı. “Neyse olsun” dedi Münevver Hanım, “biraz otururuz bari” diye de ekledi, endişeli bakışlarını gizleyemeden. Özlem suyunu içti ve gözlerini etrafta gezdirirken sordu:
– Nasılsınız, Münevver teyze? Ahmet sizde mi yine?
– Tabii tatil ya. İyi oluyor böyle. Torun çok tatlıymış. Hem bana yoldaşlık yapıyor.
– Nerde şimdi?
– Sokakta, nerde olacak. Birazdan çağırır, yıkarım onu. Sonra malum yemek.
Bunları konuşurken dışardan gelen çocuk sesleri de cabası Münevver hanımın hep içi sıkıldı. Konuyu değiştirmeye yelteniyordu ki kapı çaldı. Müsaadenle der gibi bakıp kapıyı açmaya kalktı.
Kapıda Ahmetin olduğu belliydi. Zira kaç kez uyarmıştı onu “kapıya ayaklarınla vurma” diye. Kapıyı hızla açıp aşağı bakar bakmaz Ahmet “dizlerimle vuruyorum ki annane” dedi hemen hazırcevapça. yanındaki kızı ve elindeki anahtarlığı gösterdi.
– Annane, bunu Arda’nın annesi düşürmüş. Fatma’nın annesi dedi “Gidin size götürün” diye. Görürsek verirmişiz.
– Ay öyle mi? Özlem teyzen de burda anahtarını arıyordu. anahtarı alıp salona doğru döndü.
– Müjdemi isterim anahtarı bulduk Özlem hanım.
– Anane bize oreo versene.
– “Olmaz yemek öncesi” derken Özlem salondan gülümseyerek çoktan çıkmıştı.
– Naber Ahmet? diye sorarken bir yandan da teşekkür ederek anahtarı alıp sokak kapısından çıkmaya yöneldi. Cesur kızın başını okşarken “Ahmet, Arda gelince onunla yine oynarsınız” dedi.
– Arda ölmüş ki!?
Zaman durdu, her yer beyazladı, ayakları yerden kesildi, sesler geliyor, ama bedeni hafifti. Kalbinin beyinle bağlantısı kesildi, duygular bitti, sadece yaşamak için çabalayan yüreği hayatın tadını tuzunu bilmeden atmaya devam etti. Ne renk, ne melodi, ne koku hiçbir anlam kazanmıyordu. Koskoca bir boşluk hissi. Nedeni bilinmeden duyulan bağrışlar, çoğlıklar, anlamsız koşuşturmalar. “Annemin sesi, annemin sesi. Belki de tek sıcak duygu o. Ama gücüm yok. Öylece bir sonbahar yaprağı gibi güçsüz, hafif, bağımsız, amaçsız sürüklenmek istiyorum. Ya da hiçbir şey istemiyorum. Boşluğun en ortası, en derini. İyi böyle.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir