Gemisini Yürüten Kaptan

Yoğun bir cırcır böceği sesine kuş cıvıltıları eklenmiş. Keçi sürüsü görünmüyor, ama tok zil sesi uzaktan duyuluyor. Öten horozlar, havlayan köpekler tanıdık değiller. Hava serin. Saipaltı iskelesinden bir yelkenli, yelkenini açmadan öyle güzel açıldı ki mendireği geçerken çizdiği o yay kusursuz. Dün gece ayın sapsarı, dopdolu, topaz doğduğu yerin iki karış solundan şimdi güneş kor renginde yüzünü göstermeye başladı. Uzaktaki çamın üstünde dönüp duran kuşların çığlıklı sesi Karaburun girişinin şimdilik dar yoluna giren bir otomobilin asfaltı ezme sesi ile bölünüyor. Açılan tekne çoktan Mimoza koyunu yarıladı. Karşı kıyıların Foça olduğuna bir ay önce ben inanamamıştım. Dünkü kamyon şoförü Mehmet de “iddiaya girsem kaybederdim, aklım almıyor, Foça nere bura nere” demişti, başkasına çay muhabbetinde satılacak bir konu bulmanın sevinciyle karışık.

Balıkçı motorunun düzenli  “takatakataka” sesi ve güneşin üç  parmak daha yukarıdaki renk açılması demek ki sabahlarımı şenlendirecek hep Karaburun’da. Dün eşyaları yükledik, geldik. Kamyonda kamyonun arkasındaki malın sahipliğinin tedirginliği, kamyon şoförünün ne de olsa kaptanlık mevkii yol boyunca konuşmalarla yumuşar, sonradan bir daha karşılaşmayacağın birisiyle ne kadar derin muhabbete gireceğini kestiremezsin. Her zaman taktiğim espri içeren söze karşı tarafın yanıtını ölçmektir. Yolculuğa başlangıçta “e yolculuk başladı, kolonya servisi yok mu?” soruma, “var abi var, alası hem de” diye yanıt verip kapı içinden Arko traş kolonyası ikram etmesi ile muhabbet aldı yürüdü. İş bitip geri dönerken onu bomboş duygularla yolcu ettim geriye. İki saat bana rüyamda bir boşlukta aşağı düşerken sağdan soldan gerçek olup olmadığını bilmediğim sesler içinde düşüyormuş hissini yaşatan bu genç, iri, girişken, özgüvenli, cesur kişinin yaşadığı gerçeklik beni hayretler içinde bıraktı. Her cümlesini, bana göre söylediğini çürüten bir cümle ile bitiriyor, benim onun tezini çürütmemi beklemeden cümlelerini kendi intihara sürüklüyordu. Bir müddet sonra bunun keyfini almaya başladım. “Bakma abi sen, bu Amerika’da bir bok yok. Savaşacak göt de yok bunlar da. Bi teknolojileri var, o kadar. Affedersin sıçtığın yerde seni bulup anında yok ederler.” söz dizinimindeki tadı yol boyunca hissettim. Acaba bir ara yoldan başımı çevirip onu incelemeye başladığımı farketmiş midir ki?
“Ben bu vatan için ölürüm abi, şu güzelliğe bak. Terkedelir mi bu güzellik. Bu adi Suriyeliler neden terketti memleketlerini?  Ben terketmem abi. Ölürüm terketmem. Önce bu solcular, para babaları terkeder.” derken bir hafta önce okuduğu gazete yazarının ona verdiği görevi yerine getirmiş oldu.  Terasa gelen taze, sıcak ekmek kokusu nedense beni her zamanki gibi çocukluğuma götürdü. Kahvaltı öncesi bakkala ekmek almaya gönderilen çocuk, fırından ekmek gelmesini bakkalda bekleyen çocuk, ekmeği eve götürürken yanmış, siyah kıtır kenarlarından başlayarak ekmeğin üçte birini yolda yiyen çocuk kaldı mı hiç? “Okulda bana kitapsız Mehmet derlerdi. Hiç kitap defter tutmazdım. Ne ödev bilirdim ne birşey. Pekiyiyi hayatta görmedim. Ortaokuldan sonra da okumadım zaten. Ama bak ticaretle yüzüm güldü. Al abim bak benim üç farklı kartvizitim var. Taşımacılık, montaj ilki, beyaz eşya dükkanım var. Bir de küçükbaş hayvan ticareti. Kurban’da beni ara. Kandırmasınlar seni mübarek günlerde.”
Yaş aldıkça sessizlik, sakinlik, mütevazilik, huzur arıyor insan. Dostlara daha çok dayanır oluyorsun. İki oda, bir teras olsun. Manzarası olsun. İçi dostlarla dolsun, her yer cennet sana. Geliştikçe azla yetiniyor mu insan ne? “Tabii ki sarayda oturacak abi. Yakışır mı başka bir şey. Atalarımız da saraylardaydı. Yabancılar geldiğinde nereye geldiklerini bilsinler, abi. İki yüz oda olsun, bizim eve misafir gelmiyor ki koskoca ülkeye geliniyor. Kırk tane koruması varmış diye laf ediyorlar. Aslında ihtiyacı yok, onu kırklar-haramiler koruyor. Allah korusun başına bir şey gelse, bir can gider, ama nolur abi? Ülke 15 yıl geriye gider. Amerika’nın Kürtlerin lokması oluruz valla.” 2018 model kamyonunu yeni aldığını söylüyor. Konuşurken ara ara torpido üzerindeki tozları işaret parmağı ile alıyor. Başarılı olmanın gözüpeklikten geldiğini belirterek Amerika’nın kıskançlığından dem vuruyor. “Bu Amerika’nın korkusu ne biliyon mu, abi? NewYork dediğin bir ada. Yetmiş yıl sonra kutuplar eridiğinde sular altında kalacak. Zaten New York’ta su yok, denizden suyu arıtıyorlar. Mecbur buralara. Kalacak yerleri kalmayacak. Fetöyü falan besleyip üzerimize salmasının nedeni de bu.” Google Map’e bakıyorum. Çoook küçük olduğumun farkındayım. Neyin eksik olduğunu farkediyorum. Bildikçe özgüven eksikliği şimdiki teşhisim. Sadece dinlesem ya ben de.
Mavinin en az yedi tonu, gri-siyah gölge tonları ile bitiyor. Gün doğarken o bitimden önce erguvan rengi, sonra giderek sarıya geçiş. Gri-siyah gölge tonu üzerinde yaşayan insanlar oraları vatanı bellemişler. Mavi ve eflatun arasında sıkışmış bir dünya, görebilirsen tabii. “Rahmetli Atatürk, Yunanistanı da alsaydı bari” sözüyle artık çok istediğim sessizliği bozuyor Mehmet. Yok artık dayanamayacağım diye düşünüp “Atatürk bir ülkeye girmedi, bu ülkeyi düşmanlardan kurtardı” diyorum. “Onu diyom, abi” diyor. “Taa Çin’den İspanya’ya kadar bizim değil miydi? Bari Yunanistan bize kalsaydı.” Nasıl cevap vermeli veya nasıl dur demeli veya -o konuya gelirse kamyondan ineceğim kesin çünkü- nasıl önlemeli? “Önce şunu söyleyeyim, bu ülkede herkesin yatıp kalkıp Atatürk’e dua etmesi lazım. Saygıda kusur edilmeyecek tek kişi o. O bizim atamız.” ara uyarısı ile başını sallıyor. “Tabii abi, ne diyorsun, herşeyimizi ona borçluyuz.” Oh, kamyonu terketmiycem galiba. Sonra düzeltmeye geçiyorum. “Çin bizim değildi” ile başlıyorum. Bilgisi kuvvetli itiraz ediyor. “Olur mu, Çin seddini bizden korkularından yaptılar” diyor. Hiç düzeltmiyorum, serbest salınıma bırakıyorum. “Malta’yı alamamışız, ondan dolayı Akdeniz’de daha batıya gidememişiz.” diyorum. Batı, Malta, Akdeniz kelimelerini atlıyor, bir karşılığı olmadığı için. “Nereye gidememişiz? İstememişizdir. Bir zamanlar Osmanlı’nın bileğini büken mi varmış?”diye soruyor. “Malta, ada.” diyorum. “Kuşatıp alamamamışız” deyince bir sessizliğe gömülüyor. Sanırım düşünüyor. İki dakika sonra geri dönüyor. “Çok mu büyükmüş abi o ada?” diye soruyor, niye alamadığımızı anlamaya çalışarak, ya da alınamamazlığı tek faktöryel düşünerek. “Yok” diyorum. “Kıyıları çok dik kayalık, tek limanı da çok korunaklı. Ondan” diyorum. “Hurması mı, meşhur oranın?” şeklindeki son sorusundan sonra serbest şekilde düştüğümü hissettiğim kabustan uyanmaya karar verip “bu yol biraz yordu, beni. Azıcık gözümü kapatayım” diyerek uyuyor gibi yapmaya karar veriyorum. “Beni rahat uyutacak o limana sen götüremezsin, kaptan” diye düşüne düşüne yolu bitiriyorum. Ödemeyi nakit yapıyorum, ama fiş miş yok “Bu ülke için ölürüm” diyen Mehmet’te. E işte, bu ülkede “gemisini yürüten kaptan” deyimi niye var, sanıyorsunuz?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir