İzmir ile ilk ve son tanışmalarım

 

Kapıdan içeri koşuşturarak girdiler. Önde abisi, geride kendisi, bir beden küçük. Hemen girişten bile görülebilen renk renk oyuncaklar, doyma, öğrenme ve gelişme dışında kaygısının olmadığı yaşlar için ilgi odağı. Odama giren küçük yüreklerin giderek korku olmaktan çıkan doktor-hasta ilişkisi içinde değil de bir dakika önceki hayal dünyasının içinde devam etmesini isterim. Annesine değil de bilgisayar ekranında yazan isimle abartılı bir hoşgeldin, onun beyninde “Aaa bu adam beni tanıyormuş demek ki ben bilmiyormuşum” algısını kolay oluşturuyor. “E burası güvenli, eğlenceli, annem babam da burada, korkulacak bir şey yok, endişeye gerek yok, ben hayallerime ara vermeyeyim” duygusu yaratıldıktan sonra ses tonu ve davranış ile o yaşa inebilmek için avantaj sağlıyorum.

Hasta olan abisi ile odada olması, hastadan çok onun konu olması annesinin ona “İzmir, kızım, sen de oynayabilirsin” cümlesinden sonra oldu. Kız çocuk sahibi olamamışlığın eksikliği ile idare edilen duygularım hasta çocuk kadar onunla da ilgilenme avantajı sağladı ona. Abisi muayene olurken onu göz ucuyla izlemesi, arada annesinin kucağına “elim sende” der gibi dokunup geri gelmesi, hazır abisi koltukta muamelede iken her oyuncağı birer kez eline alma özgürlüklerini yaşadı, kısa zaman içinde. Süslü, pembe tütüsü, cılız çoraplı bir çift kibrit çöpünün üzerinde geniş duruyor; arkada salınmış saçlarla yukarı devam eden gövde minik, esmer bir suratta bitiyordu.

“Bana abin kontrole gelirken resim çizip getirir misin? Bak buraya asarım” cümlemin zaten iki kere senelerce yaşadığım oğlan çocuk alışkanlığının aslında -kız çocuk varsa -oğlan çocuk zaten çoktan çözüldü, kızla ilgilen- duygumdan kaynaklandığını farkettim. Adını şimdi bile hatırlamadığım “-abisinin ismi artı- İzmir, güle güle” cümlesi ile yolladım, arkasına bakarak şaşkın gülümseyen esmer, küçük suratı. İzmir ile bu son tanışmam “İzmir, güle güle” ile bitmişti ama İzmir ile ilk tanışmamda onun bana hoşgeldin dediğini anlayamayacak yaştaydım. İlkokulun ilk iki senesini Ankara’da bırakıp o yaz İzmir’e annem ve babamla gelişimiz ‘bir şehir bir insan karakterine bu kadar mı etki eder’ sorusuna kocaman bir “Evet” yanıtı oluşturacaktı.

Çocukken annenin babanın seni taşıyıp götürdüğü yerlerde tanıştırıldığın kişilerin ünvanları, yakınlık dereceleri başlangıçta hiç anlam taşımıyor. Daha sonra sana gösterilen sıcaklıkla yer almaya başlıyorlar, hayatında. İzmire gitmeden önce ve yol boyunca babaanne, amcalar, yengeler ve kuzenlerin isimleri öğretildi. Denizden bahsedildi, daha önce hiç görülmemiş. Görmeden hayal bile edilemez. Yıllar sonra İzmir’deki denizi büyük oğluma “Kızarmış Yeşil Domatesler” filminden değiştirdiğim bir hikaye ile anlatmıştım: “Malatya’da büyük bir gölet var, ya? Bir kuş sürüsü Malatya’nın üzerinden geçerken yorulup o gölete konmuş, geceyi geçirip dinlenmek için. Malatya çok soğuktur ya? O gece gölet donmuş ve kuşlar sabah kalktıklarında ayaklarının buz kütlesinde sıkışıp kaldıklarını farketmişler. Çabalamışlar, kanatlarını çırpmışlar uçamıyorlarmış. Kuşların lideri “beni dinleyin” demiş. “Hepimiz aynı anda kanat çırparsak kalkabiliriz”. “Bir, iki, üç!” diye sayınca aynı anda kuşlar kanat çırpmışlar. Hafif yükseldiklerini farkedip sevinerek kanatlarını daha hızlı çırpmaya devam etmişler. Yeterince yükselip aşağı baktıklarında ayaklarına bağlı buz kütlesi halindeki tüm göletin havalandığını da farketmişler. Biraz zor olmuş, ama bir gayret İzmir’e kadar uçmuşlar. Artık çok yorulduklarında buldukları bir çukura konmuşlar ve “geceyi burada geçirelim” demiş liderleri. İzmir’de hava hep sıcaktır ya? Sabah kalktıklarında buz kütlesinin eridiğini ve o çukuru su ile doldurduğunu farketmişler. O çukurda yaz akşamları imbat esintileri ile İzmir’i serinleten nefis bir deniz oluşmuş. Kuşlar kendi aralarında bu güzel denizin bir ismi olmalı demişler. Liderleri de “Malatya’da uslu bir çocuktan bahsetmişlerdi, adı Ege. Madem Malatya’dan getirdik bu suyu bu denizin de adı Ege denizi olsun. Belki Ege de birgün gelir, hep burada yaşar.” demiş. Hepsi kabul edip neşeyle cıvıldayıp kanat çırparak alkışlamışlar bu fikri. İzmir’deki denizi ilk görüp adını oğlum Ege’ye öğretirken kullandığım bu yöntem bana kullanılmamıştı. Ama o yıllarda otobüs garaja girmeden “mis gibi İzmir kokuyor” diye kinaye ile pisletilmiş körfezin kanalizasyon kokusu ile tanıştırılmıştım. İzmir’le ilk tanışmam böyle başladı.

Akşamüstü İzmir garajına varış, bavulları alış, taksi-dolmuş yapılmış büyük, renkli ve eski model bir amerikan arabası ile Mezarlıkbaşı’ndan Bayramyeri’ne çıkış. Babamda özellikle bir neşe hali. Daha önce hiç bu kadar uzun süre elini tutmamıştım herhalde. Takım elbiseli, tıraşlı, temiz parlak ayakkabılı. Pantolonunun arka cebinde hep temiz mendil. Bu arka cepte mendil taşıma işi askeri lisede başıma geldiğinde eski asker babam gelmişti aklıma. Bayramyeri’nden “Doksanbeşin kahvesi”ne doğru inerken sağda bir apartman gösteriliyor “bak Engin amcan burada oturuyor” diye. Doksanbeşin kahvesinden sağa doğru kıvrılıp dar Halilrıfat paşa caddesi’nde ilerlenirken hava iyice kararmaya başlıyor. Cadde boyunca kapıları değişik, o Ankara’daki apartmanlara benzemeyen küçük evler, kediler, sokaklarda top oynayan çocuklar gözüme ilişiyor. Köşedeki bir fırının önünden babam ve annem içerisine bakarak geçiyorlar. Sonradan Sami amcamın çalıştırdığı fırın olduğunu öğreneceğim. Sami amcam, abimin “sen sami ben sami damdan düşmüş kel sami” diye kızdırdığı amcammış.

Kapısındaki küçük bir el şeklinde demir tokmağı vurarak çalınan bir kapı önünde bavullarımızla bekliyoruz. Küçük kapının yanında bir büyük kapı daha. Sonradan öğreneceğim o da bu evin, ama yukarı çıkılan merdivenlerine açılıyor. Babam annemi birşeye kızarak uyardı mı yine ne? Neyse demir kapı ağır ağır açılıyor. Başında bir salık beyaz tülbentle dişleri eksik, biraz ağzını yana kaydırarak konuşan bir kadın “hoşgeldiniz” diye karşılıyor, bizi. Sami amcamın karısı Gülseren yengem. Bembeyaz tenli, güleç, hamarat, o evin gelini. Evin hanımı babaannemin evin içinde mevki çok yüksek, kimse saygıda kusur etmiyor. Dar bir koridora giriş için bir iki merdiven basamağı iniyoruz, yerler taş. Koridora açılan salon kapısı bize hoşgeldin diyenlerle kalabalıklaşıyor, yeni tanışacağım kuzenler. Sülalemin baba tarafı beni ilk kez görüyor. “Murat” diye tanıtılıyorum. “Aaa Murat, hoşgeldin” diye iri yarı, cüsseli hafif omuzları kambur mu yoksa hep böyle aile içinde saygı göstere göstere mi eğilmiş Berrin yengem de mutfak kapısından gülerek bana sesleniyor. Daha sıcak bir ses, gülümsüyor, sonra bana yan evdeki bahçesindeki tavukları gösterip hep taze yumurta getirecek. Getirecek ama bazen onu bir göz altı morluğu ile göreceğim. Sencar amcam, arap amcam işte, Eşrefpaşa kabadayısı. Gece vakti o dar Halilrıfat paşa caddesinde “bu sokağın tüm karıları şöyle böyle” diye nara atarak eve gelen, kuşaklı, kuşağında sazlık kaması olan, sivri burunlu ayakkabısının arka kısmına basılı yürüyen, kara bıyıklı, koyu tenli, esmer amcam. Sülalede herkes gibi o da bana hep gülümseyerek bakacak.

Soldaki krem renkli, camları beyaz dantel perdeli kapıdan giriyoruz. Bir camı aşağı körfeze bakan bahçeye, bir camı geldiğimiz caddeye cadde seviyesinde bakan uzun, büyük bir salon. Büyük diye hatırlıyorum, ama eminim yerinde kalsaydı o ev bu cüssem ve büyümüş dünyamda şimdi bana “amma da küçükmüş” dedirtir. Sağ köşede babaannem oturuyor. Babam ve annem hızla ilerleyip elini sırayla öpüyorlar. Beni de ince beyaz, yaşlı lekeli elleri ile kendine çekiyor. İnce, beyaz yüzlü, baş örtüsünün alın kısmından kına renkli saçının ipuçları görülüyor. Islak ıslak öpüyor. Dediklerini çok anlamıyorum, sesi de ince. Gel otur diyor babama. Ablamların onu sevmediğini hatırlıyorum, neden ki? Birazdan Sami amcam da fırından geliyor. Salonun sağ köşesine oturuyor. Biz, misafirlerin olmasına aldırmadan tahta para kasasındaki paraları saymaya başlıyor. Sonra da kulak kıllarını cımbızla temizleyecek, babaannemle babamın konuşmalarını dinlerken. Gülümsüyor bana. Babaannemin bana verdiği harçlığı göstererek “gel, sen ver onu bana, ben sana deve yapayım” diyor. Yanaşıyorum tabii. Babam “sorsana nasıl yapçaksın” diye uyarıyor. Cılız bir “nasııılll?” sesi çıkıyor benden. Açıklıyor: “Bak şimdi. Bu parayı ben koynuma koyacam. Yarın sabah bir yavru deve alcam onunla. Onu besler büyütürüz, annesi emzirir onu. Sen şimdi bu parayı unut. Sonra arada bir sor deveyi. Ben büyüyünce onu satarım. Senin paran da çoğalır” diye kandırıkçı hikayesini anlatıyor. Babam uyarmasa çoktan parayı vermiştim. Güzel hikaye. O gece ile ilgili hatırladığım son şey o evde yattığımız. Tuvalet için sabah serinliğinde bahçeye çıkıp bir küçük kulübeye girdiğimiz. İzmir’de sonradan susamlı hamur olarak satılan, şekli değişik simitin adının da aynı olduğunu farkedeceğim kumruların sabah guguklamalarını şu nakaratla taklit etmeyi de öğrenmiştim: “Guguuuuuguk. Ne yeeeersin? Arpaaaacık. Hani baaana?”

O gece ilk kez tanıştığım İzmir; giderek büyüdüğüm, geldiğimiz 2-3 sene içinde ailesel sorunların etrafımda benim çok farkında olmadan yaşanmaya başladığı, çocukluğumu, gençliğimi geçirdiğim, okullarımı okuduğum, mesleğimi kazandığım, kişiliğimi geliştirdiğim, hayatımı kurduğum, evlendiğim memleketim, 15 yıl ayrı kalıp özlemle döndüğüm İzmirim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir