Korna

Evvel zaman içinde zamanın sayılmadığı,   sabitlenmediği, ölçülmediği, çok da önemsenmediği günlerde, günler aylar bile isimlendirilmezken o çok özgürdü. Güneşin yüzünü göstermesiyle uyanır, elini ayağını, ışığını sıcağını çekmesiyle evine çekilirdi. Uyuduğu süre çok değişmezdi -ama bunu ölçmeye ne hacet  var- evde geçirdiği süre artardı soğuk kış gecelerinde. Doğa beyaz yorganını çekmeden önce çok iş isterdi, ondan belli ki aydınlık uzun sürerdi gündüzleri. Ne zaman yemek yiyeceğini ona karnı söylerdi. Ne zaman dinleneceğini de ayakları kolları. Neyi ne zaman yapacağına bir doğa bir de vücudu karar verirdi. Sıcak olduğunda ince, soğuk olduğunda kalın giyinirdi. Annesinin ördüğü hırka onun sadık yari idi, rüzgarda. Ah o hırka. Annesinin yoğurt yaparken mayayı göz kararı, süreyi akıl kararı belirleyip oğlu gibi şefkatle tencereyi örterken kullandığı hırka.  Tek çift ayakkabısının değişme vakti artık içine taş toprak girmeye başladığında iken tek kasketinin değişmesine ise hiç gerek yoktu.

Doğanın ona verdiği meyvelerin sebzelerin zamanı da zaten belliydi. Sırasıyla yer bitirir, özler, bir daha çıkana kadar beklerdi. Yaş maş saymazdı, saymaya gerek olmazdı. Herkes zamanında ve gerektiği gibi yaşardı. Doğulur, emeklenir, yürünür, büyülür, evlenilir, çocuk sahibi olunur, saygı görülür, köşeye çekilinirdi. Yaşı, seneleri saymak neyi değiştirirdi ki? Vakti gelince de veda edilirdi doğanın koynuna girerek. Erkendi geçti karşılaştırmaya gerek olmazdı ki. Akla bile gelmezdi.

Bu ölçüsüz zaman duygulara dokunmazdı. O da ağlardı, gülerdi, severdi, kızardı zamandan bağımsız, zamanlı zamansız. Yine beklerdi, ama bilmeden, saymadan. Gelmesi gereken gelirdi, gitmesi gereken hazırlığa başlardı. Ve giderdi. Konuşmadan, söylemeden, kararlaştırmadan. Sığırcık sürüsü ile leylekler gibi. Aklına hiç gelmezdi doğanın tekrarladıklarını sıraya koymak, başlangıç bitiş belirlemek, sonra saymak. Belki bunu yaparsa duramayacaktı, daha küçük parçalara, en küçüğüne kadar saymak zorunda kalırdı. Aklı ona yeterdi, özgürlüğü de.
Sadece isim koymakla başladı herşey, günahı ilk koyanın başına. Bahar dediler önce, büyü bozuldu. İlki, sonu derken bak bir daha geldi o günler dediler, biri saymaya başladı içinden. Arada soğuğu sıcağı bol günleri de isimlendirdiler. Sonra ay, gün, saat diye kavramları görmeye ömrü yetmedi şanslının, özgür şanslının. Uydurulan şeyler tutsak etti insanı. Kaçan trenler, küsen yüzler, zamansız ürkmeler, geciken mektuplar girdi sonrakilerin hayatına yavaş yavaş. Önce televizyonda ajans saatine göre ayarladılar kollarındaki ölçüm araçlarını, sonra ayarı hep uydudaki bulut denk getirdi kimseye hissettirmeden. Yaz saati, kış saati bile uyduruldu. Uydurulan çoktan ayarlanmış olarak uyanıldı sabaha. Doğum günleri ve hatta saatlarine göre burçlar, karakterler icat edildi, yaşa bakmazsızın karakterler uyduruldu. Ömrü böler şekilde saymaya başlayınca yaşı, bir haller oldu herkese. Küçükler yaşı fazla, büyükler ve kadınlar az söylemeye başladı, görüntülerinden habersiz. Uzun yaşadı dediler çok yaşayana sayarak ama nasıl yaşadığını sormadan.
İyi ki görmedi bunları. Nasıl üretirmiş insan kendi prangasını bilmedi.  Zamanında zamanı gelince bir tek mevsimleri bilerek ayrıldı aramızdan, mutlu, özgür. Arkasından tek bir korna çalmadı yeşil ışık yanar yanmaz ilerlesin diye. Arkadaki birşeye bir saniye önce yetişsin diye. Hiçbir şeye zaman için yetişmeye çalışmadı. Sadece kaçan koyuna yetişmeye çalışırken koşturdu. O da öldü, sonrakiler de. Zaman sayıldı, herşey bozuldu. Uymak zorunda kalan yoruldu. İcat eden de pişman oldu. Bu iş geldi sabırsız kornaya kadar dayandı. Yazık…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir