Kuşku

Adam, gecenin karanlığına, belirsizliğe ürpererek uyandı. Ne nerede olduğunun farkında, ne de zamanın farkındaydı. Tek hissettiği çırpınan yüreği idi. Otel yatağında ve gece olduğunu anlayınca biraz sakinledi. Geçirdiği gün, okuduğu kitap, yalnızlığını sorgulamakla yoğrulmuş hamur kabarıp yüreğine oturmuştu demek. Uyuyamazdı tekrar, huyu böyleydi. Aslında “tekrar uyuyabilme dersi”, son zamanlarda başlattığı “kendini geliştirme kursu”nun müfredatında yer alıyordu. Bu kadar düşünecek şey varken tekrar uyumaya çalışmak şimdilik onun için çok zor diye düşündü.

Aslında çok düşünecek bir şey kalmamıştı, gün ile ilgili. Yaşadıklarını kendisinde de olduğu gibi ikinci dilde memurlara, polislere, komisere anlatmak, onlar kendi dillerinde konuyu arkadaşlarıyla konuşurken detayları kendi dilinde tekrar tekrar gözden geçirmek, tam can alıcı duyguyu veren o yabancı kelimeyi anlatamadan içinde sonsuz döngüye terk etmekle geçmişti bütün öğleden sonrası. Artık düşünmediği, gözden geçirmediği detay kalmamıştı. Belki de işin olay kısmını irdelemekten duygusunu yaşamaya zamanı olmamıştı. Ama duyguları yaşamanın zamanı şimdiydi ve ondan ürpererek uyanmıştı.

Kendi dilinde pişmanlığı belirten o güzelim “keşke” kelimesinin yabancı dilde karşılığının olmaması dinleyenleri çok ilgilendirmemişti aslında. Pişmanlığı kuşkulanmamasındandı. Okumaya başladığı kitap bu isimde olsa da belli ki yazar o minnacık kelimeyi kullanmadan tüm romanın son paragrafına kadar saklayacaktı ya da o olsa öyle yapardı. Sayfalar boyunca her şeye kuşkuyla yaklaşmak romanı ayakta tutan ana fikir olacak diye hissetti. Kuşkunun doğuştan gelen bir duygudan ziyade sonradan kazanıldığını fark etti, neden kuşkulanmadım ki diye düşünürken.

“İşte buldum.” diye yatakta doğruldu, karanlık odada sadece televizyonun altındaki kırmızı rakamlı saat 02:36’yı gösteriyordu. Belli belirsiz sessizliğin içinde çocukluk naifliğinin kuşkulanmamakla ilgili olduğunu bulmuştu. Belki de polisler kendi aralarında bu nedenle ona anlamadığı dilde “naif” der gibi bakıyorlardı. Zaten o dilde “naif” ile “salak” kelimesini ayırt edemezdi ki. Kuşkulanmak için kötülüğü yapmak, tatmak gerekir diye geliştirdi savını. Acaba hayatında ilk ne zaman kuşkulanmıştı? Yani hayatında ilk bilerek kötülüğü ne zaman yapmış veya farkına varmıştı? Ürktü. Son kuşkusu geldi aklına, o yüzden yalnızdı zaten bu tatilde. Yalnızlığının, kuşkulanmasından çok, o kötülüğü daha önceden bilmesinden olduğunun farkına vardı. Kuşkulanmayan daha temizdi. Kendisinden utandı, yalnızlığı cezası idi. Kuşku acı veriyordu. Sert bir rahibeyi oynadığı “Kuşku” isimli filmde, Meryl Streep “Hep kuşkudayım, hep kuşkudayım.” diye ağlarken o duygunun acısını ne güzel canlandırmıştı. Kuşkuyu kazanmak kolaydı da yok etmek imkansızdı galiba. Diğer duygulardan farkı var mıydı ki? Hafıza kaybı ile duygular da gider miydi? Yaşlılar bu nedenle mi çocuklaşıyorlardı?

“Tekrar uyuyabilme” dersinde başarılı olmasının henüz imkansız olduğuna karar vererek gece lambasına uzanıp ışığı açtı. “Kendini geliştirme kursu”na “özür dileyebilme” dersi ile devam etmeye karar verdi. Gecenin bir yarısı kilometrelerce uzakta bir mesaj sesi ile O’nun uyanma ihtimalini düşünmesi bugünün ilk mutluluğu idi.

“Kuşku” için bir cevap

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir