Martı

“Bedenin DNA’sı olduğu gibi ruhunda DNA’sı varmış ve benim ruh DNA’m da özlem ile çapraz yaparmış” diye söze başladı, yıllardır yaşayıp gidenlere yukarılardan bakan martı. “Bu masala başlamak da bu yüzden bana kalabilmiş” diye sevindi. Ve mutlu adamın hikayesini çevresindekilerden dinleyip dönüp başladı masalına.
“Bir varmış, bir yokmuş. Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde. Cinler cirit oynar iken eski hamam içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir adam yaşarmış İzmir’de, bıkıp usanmadan, yorulmadan yaşadığı her anın altını çizerek. Ve o gün gelmiş çatmış, yaşı elli olmuş.” dedi. “Peh Peh Peh” diyerek ve kanatları ile o adamı taklit etmek ister gibi şişirdiği göbeğini kanatları ile alttan tutarak güldü. Derinde, arkada bir “Hokkabaz” müzik çalıyordu. Nedense bu hokkabazı, hokkabaz olmasına rağmen kime sorsam seviyordu.
Martı ilk olarak Buca’nın unutulmuş, pardon unutulmamış bilerek öyle bırakılmış ilkokulunun penceresine kondu. Pencereye yaklaşırken ona verilen adrese baktı, Google Map ile karşılaştırdı. Adreste bir cami görünüyordu. “Nerede okul?” diye kendi kendine söylenirken gündüz vakti camdan gelen ışık gözünü aldı. Yok kaçmadı, ışık onu çağıracak kadar renkli idi. Orada caminin içinde okul diye ona verilen odacıkta bildiği kadar -ama ne çok bilir- her bir çocuğu aydınlatan öğretmen hanımı gördü. Öğretmen hanımın ışığı o kadar derin ve renkli idi ki nerdeyse tümden görmez bir kız çocuğu bile okumayı, hayatı ondan öğrenebiliyordu. Martı kendini çok yakın hissetti bu kumru görünüşlü hanıma. Sordu, “dinleyeyim” dedi şu hokkabaz sevengillerin reisini bir de senden. Kumrucuk şakıdı: “Abii” dedi. Yok demedi. Sanki uykudan uyandırır gibi yumuşak ve sevgi dolu bir şekilde dudaklarından “Abiii” sesi çıktı. Sanki o okulun penceresinden çıkan renkleri ödünç almış gibi devam etti şakımaya: “Böyle alı, moru, siyahı, beyazı, turuncusu, grisi, yeşili, rengarenk, renk cümbüşü gibi bir insan o benim için.” dedi. “tanıştırdıkları, hissettirdikleri, düşündürdükleri, fark ettirdikleri her şey için, tümü için teşekkürlerimi ilet ona” dedi, ağzı kulaklarında, kocaman gözleri sevgi dolu.
Martı hafifleyerek uçarken neden hafiflediğini anlamadı. Ama tüylerinin diken diken olduğunu herkes görüyordu. Bir tuhaflık o da hissetti, aşağıdan bir güzel küçük kızın sesi ekleniyordu heybesindeki sözcüklere: “Mutlu, coşkulu, matraktır o.” yanındaki de “İyi ki doğmuş de ona” diye nidalandı. Martının gagası kulaklarında belki de hayatının en mutlu gününü mü yaşıyordu ne? Kanatlandıkça yaklaştığı denizden bir ses geldi. Kulak kabarttı:” Söyle ona, bence yılları saymayı bıraksın, içindeki çocuk hep aynı yaştaki onun.” dedi ve ekledi “İyi ki doğmuş, iyi ki var. Günü eksik olmasın penceresinden, o da eksilmesin hayatımızdan.” Martı havada bir takla atarak yaşadıkları ve duyduklarının kahkahası ile kendini rüzgara bıraktı.
Yanına bir kuş yanaştı. “Gözlüğü nerden buldun?” diye sordu bizim martı. “Taaa Kayseri’den” dedi, gözlüklü kuş. Kendi aralarında biraz konuştuktan sonra birbirlerine dolanarak şaka yapıp yapmadıkları belli olmadan gülüşüp bağrışmaya başladılar. Uzaktan “buradaki daha matrak”, “Kayseri’deki daha matrak” sesleri duyuluyordu. Neyse bir süre sonra ödünç gözlüklü kuş anlatmaya başladı: “O’na diyesin Kayseri civarında kuş çok uçarmış. Buralarda da artık öyle olacakmış, öyle bilsin, unutmasınmış” dedi, yanakları al al. “Kayserideki bir tur eksik olmasına rağmen güneşin etrafında elli kere dönüşü görmesi ile alay etti” diye belirtti. “tam tamına yarım asır” diye de ekledi. “Sevginin, hoşgörünün ve insanın değerli olduğunun farkında olunduğu, hayatın demini aldığı yıllarda hayattan hep güzel tatlar alsın dedi” diye de ekledi.  Vedalaştılar.  “Gözlüğü geri vermeyi unutma, yıllardır kullanıyor o” diye ekledi, alay ederek.
Havada bir tur daha attı. Karşıyaka’da çok yüksek apartmanın birinde balkon camından içeridekilerin ellerinde iki tane M, bir tane C harfi yazan kağıtlarla dans ettiğini fark etti mi, yoksa hayal mi gördüğünü ayırt edemeden sırtını döndüğü gibi ver elini Urla. Oralarda emelinin  bizimkine mesaj olduğunu anladığı sesler duydu: “Yürüyüşünü felsefeye, gezileri sanata, dostluğu eğlenceli bir öğrenmeye dönüştüren em-si-em, içindeki ortaokul çocuğuna rağmen içimizdeki en yaşlı sensin her dem.”
Bir Gürcü kartalı yanaştı martının yanına. Martı gülümsedi. “bizimki seni çok sever, göğsünde senin aynı dövmen var” diye girizgah yaptı. Kartal ciddi, fazla lafı uzatmadan “Uğraştırmayın beni bu işlerle, ta oralardan mesajım var, dolup taşan insanlardan” deyip ezberlediği mesajı akrostiş şiir gibi bir çırpıda söyledi: “Murat Cem Miman, mahallemizin coşkulu, muzibi. Mutlu, cana yakın, muhterem! Doğum günün kutlu olsun.” Mutlu uzun sağlıklı yıllar dilekleri ile çok sevildiği bilgileri Karşıyaka semalarında duyuldu. Bu muhteremin yaş günü aynı zamanda Japonca ve kırk dört harften oluşan yeni bir alfabe ile bile kutlandı.
Buca’da buram buram duygu ve sevgi buharı ile göğe mesaj bırakıldı, martı onu da not etti: “Candan istediğin için ikinci abim oldun. İçten ve candan “abi” denilecek kadar hem de. Can bağından dolayı kan bağı kadar güçlü abimsin”. Ta Fethiye’den bir martı geldi, yanaştı, sevgi sözleri içeren küçük not kağıdını martının heybesine iliştirdi. Kağıtta “İyi ki…” yazıyordu. Romun kokusunu alan İstanbul’dan gelen martı da “şunu söyle ki o benim yeni çocukluk arkadaşım, keyifliyim. Ben de iyi ki… diyorum” dedi. Martının başı döndü. Tam soluklanayım derken Malatya’dan gelen siyah renkli bir kuş arkadan omuzuna vurdu. Döndü, tanıyamadı, “bu cinsten buralarda yok herhalde” derken kuş dile geldi: “Çok şükür, çok şükür”, “Acayip bir adamdın, ama iyi ki varmışsın, iyi ki doğmuşsun”, “Mıratçım, kan bağım olmayan babamsın, dostlukla nasıl aile olunacağını gösterdin.”, “Seni çok seviyorum, iyi ki ikinci babamsın.” Martı neşeden, gururdan adeta uçuyor gibiydi. “Bir dakika İstanbul’dan bir mesaj daha var” sözüyle döndü. Yazıcılar mesaj yollamışlardı: “Eşsiz bir dost, kadim dost, ahlak timsali, değerli adam. İyi ki doğdun, iyi ki varsın”.
Martının yükü arttı, “ne çok seveni var” diye düşünerek Alsancak’ta birbirine yakın iki evden çıkan sevgi sözcüklerine şahit oldu. Üzerinde mutlu yıllar yazan kalp işaretleri vasistasın aralığından sızarak yükseliyordu. Bu sefer Muğlalı martı yanaştı, yüzü ay gibi ve gülüyordu. “Ne yaparsa yapsın eğlenerek neşe ile yapan bu adam, bu enerjisini etrafa yayıyor ve mutlaka bir hikaye yaratıyor. Onu seviyorum, çünkü olumsuz duygu ve düşünceleri dışlıyor.” mesajını iletti. Bornova’dan otuz yılık arkadaşı onu kelimelerle anlatmaya çalıştı: “tek kelime ile coşku, iki kelime ile hayırlı evlat, üç kelime ile iyi aile babası, dört kelime ile eksik olsaydı eksiğim olurdu.” Sesinin tonunu iyi ayarlayan ve hatta başkalarının sesine de karıştığına şahit olduğum bir arkadaşı da “Yarı yolda gönül gözün açıldı, kırpma! Korpma dostum!” diye öğüt verdi. Yazdığı kitaptaki “Üçleme” isimli denemenin son paragrafını da dostunun sesiyle dinledikten sonra hayat arkadaşı yani benim ruhdaşım şunları söyledi: “Boş ver yaşı başı. Aşk var mı, aşk? Sen ondan haber ver. Tadını çıkarmaya, keyfini sürmeye devam.” Oğulları sıkı sıkı sarıldı. Bir yükseldi, bir yükseldi.
“En yüksek uçan martı en uzağı görendir.”

“Martı” için bir cevap

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir