Mısır Koçanı

Karmaşık, değişik, şaşırtıcı, yorucu, anlaşılması zor. Gürültü ile melodi arasında gidip gelen caz, biz kapitalist hayata alışkınlar için Küba’nın bize anlattıklarına benziyor. Bazen öyle gidiyor ki ritim, mutluluk bu olsa gerek diye düşünürken, alakasını saptayamadığın patır patır bir bateri solo giriyor araya, irkiliyorsun. Sonra o da hoş geliyor. Birazdan ona eşlik eden bas gitar devreye girince “evet ya, bu işte” derken bunun süresiz devam edeceğini düşünerek yoruluyorsun. Yorucu gelenin içindeki güzellikleri görmezden gelmek kolayına kaçarsa sıkılıyorsun bu sanat eserini dinlerken cazın en zor müzik kademesinde olduğunu bilmeden. Bilmeden, çünkü kolayı o. Bildikçe ağırlaşıyor, eziliyorsun. Ama yüke alıştıkça da yüklendikçe yüklenmek istiyorsun.
Küba. Öylesine değişik ki. Kafamızın almadıklarını kafamızdakilere uydurmaya çalışarak öğrenmeye çalışıyoruz. “Aylık ne kadar kazanıyorsun?” sorusuna “sen kapitalist misin?” diye soruyla cevap verme nezaketsizliğini hiç yaşamadık. Ama bir tokat da gelmedi değil arada: “Sağlık Küba’da hak, sizde sektördür”
Bunu Moskviç markalı arabasından inen yakışıklı, yaşlı, uzun boylu adam demedi. O elinde hazır getirdiği torbası ile girdiği devlete ait kasaba girdi, karnesini uzattı, hakkı olan eti torbaya koydular, karnesini işaretlediler, her günlük hizmette devlet tarafından tutulan sarı kağıt tabloya işlendi ve gitti. Bunu dizinin biraz daha altından ayakları kesik, o vaziyette tekerlekli sandalyesini birşeyler taşırken iten, sabahın erken saatinde gördüğümüz kadın da demedi. Devletin yüzlerce ithal edip ilçeye getirdiği elektrikli eşyaları ailelere dağıttığı dükkanın kapısında sıra bekleyip yirmi yıl öncesi teknolojisine sahip televizyonu anne babası taşırken sek sek oynayarak yürüyen küçük kız da demedi. Bunu ülkesini seven, liderine güvenen, inanan, gönül birliğinin içindeki  mutlu, sosyalist ve gururlu yurttaş söyledi. Neyi, niçin, ne zaman, neden yaşadığını çok iyi bilen bir devlet memuru. Yaşlısına, çocuğuna hakettiği özeni kısıtlı imkanlar içinde öncelikli sağlayan devletin bir memuru. Mutlu bir yaşam sürdürmeyi başarabilmiş bir halkın devleti. Eğitimi, sağlığı ücretsiz olmasına rağmen en iyi duruma getirmiş bir ülkenin halkı.
Çokça politika konuştuk. Anayasasını değiştirmek üzere olan ülkenin en önemli gazetesi “Granma” anayasanın yeni taslağını orta sayfasına bölüm bölüm koymuş. Mahalle birlikleri akşam olunca toplanmışlar, etrafları kalabalık halka bunu okuyorlar. Buradaki görüşleri biriktirip tasarı ile ilgili değişiklik önerileri oluşturuyorlar. Yüzbinlerce akıldan süzülen bir anayasa oluşuyor. Dünyanın en uzun süren ambargosunun içinde nasıl güçlü kalınır? İnançla. Neye inanıyorlar? Yaşam hakkına, özgürlüğe. Bedel ödüyorlar mı? Evet. Umurlarında mı? Hayır. Çünkü tek bir akla değil, süzülmüş gelen akla inanıyorlar. Granma gazetesini yolda kaldırıma oturup okuyan vatandaş baş sayfada Amerikan kartalının Orta Amerika’yı leş yer gibi parçaladığı politik karikatürle karşılaşıyor. Yanından geçen kadın elektrik, su, okul, servis, otobüs parası hesabı yapmadan ona bakıp gülümsüyor. Bu hesaplamaları sen de yapma, sana ne kadar paranın yeteceğini hesapla, sen de gülümsersin. Gerçekleri anlamaya başladıkça, kavradıkça da gülümsersin. ABD’nin yıllarca üstlenmediği Domuzlar Körfezi çıkartmasında düşürülen uçağın pilotunun naaşını tam ondokuz yıl ABD’deki ailesinden mahrum bırakanın yine ABD olduğunu duyunca da o gülümseme yakar genzini.
Çok sıcak, çok renkli, çok ıslak, çok yeşil bir ülke Küba. Aklının alamayacağı şekilde ve çeşitte bitki, meyve bolluğu var. Deniz ürünleri bahçende kendiliğinden yetişen semizotu kadar bol. Horozlar aynı ötüyor, köpekler aynı güdüyle kuyruk sallayıp yanaşıyor. Ama vatandaşın harcadığı para ile turistin harcadığı para birimi aynı değil. Fiyatlar da. Önünden meyve suyu satın alan 5 cent veriyor, sen turist olarak beş katı değerinde 1 cuc. Sokakta hindistan cevizi satan adama 2 cuc veriyorsun. Hindistan cevizini delip kamışı ile sana uzatıyor. Hiç düşlediğin tadla alakası olmayan ılık suyu bitiriyorsun. “bunun içini de yiyeyim” diye düşünüp satıcıya geri götürdüğünde satıcı depozitoyu kesip soyuyor, 1 cuc daha veriyorsun. Hindistan cevizi başına 3 cuc, yaklaşık 20 tl kazanan devlet memuru satıcı kendi vatandaşına bunu 10 cente satıyor yani yaklaşık 3 tl. O memur eve gidiyor iki yılda 1 avro ödediği ve kibrite para vermemek için açık bıraktığı havagazlı ocağında mahalle bakkalından aldığı bedava pirinci pişiriyor. Yaşamak için çok paraya gerek var mı? Daha yumuşak tuvalet kağıdı ile kıçımızı silmekle ne değişiyor ki? Daha gür su, daha sessiz buzdolabı, daha, daha, daha…
Üzülürsün. Ülkene üzülürsün. Hatta bazen gurbette memleketin için gözlerin dolar. Nasıl ülkenin, hayatların çar çur edildiğinin fakına varırsın. Eve, tek çocuğun için piyano dersine çağırdığın öğretmene verdiğin paranın aslında sana zenginlik değil fakirlik kaynağı olduğunu ‘dankkkk’ diye gösterirler burada. Kübada sanatla uğraşan gençleri biraraya getiren proje köylerinde üretilenlere hayran kalırsın. Sanatla rehabilite olan gençlerin yer yer aynaları dökülmüş salonda modern dans gösterisi yaparken özgürleşerek yükseldiklerini farkedersin. Her sokakta bir sanat galerisi görüp, normalde “tükürürüm ben böyle sanatın içine” diyen adamın nesi eksik olarak yetiştirildiğini kavrarsın. O sanat galerisinde resmi olan sanatçının köyüne gelmiş ve kendini oraya adamış sanatçı resim hocasını düşünürsün. Hani şu köyde çocuklara kağıt sağlamak için yazılmış-çizilmiş kağıtlardan geri dönüşümle kağıt üretmeyi başaran öğretmeni. Oradan aklın günde iki-üç saat köyünün halkının sağlık notlarını defterlere yazarak tutan doktora gider aklın. Şu olmasa da olurmuş dediğin “Graf Von Faber” dolmakalemini hediye ettiğin doktora. “Beni devletim yetiştirdi, devlete ömür boyu borçluyum” diye düşünen doktora. Anlarsın ki kapitalizm seni milliyetçilikten de uzaklaştırıyor.
Bakıma, boyaya muhtaç, ağlayan dökülen binalar yıllarca ve hala süren ABD ambargosunun eseri binalar. Cama muhtaç, camsızlığı sindirmiş evler. İçlerindeki mutfağı banyoyu bana kalsa çoktan değiştirirdim dediğin işe yarar mekanlar. Birkaç yıl önce Panamerika olimpiyat oyunları için yapılmış, oyunlar bitince de orayı yapan inşaat işçilerine paylaştırılmış binalar. Bir zamanlar ABD sömürgesi iken şatafatla yapılmış sonra halka beşe ona bölünerek dağıtılmış binalar. İçindeki raflarında sarı-yeşil leğenlerle vitrin yapılmış dükkanlar. Kapısının önünden iki conta, bir kaşık, üç pervane plastiği, beş vida ile sergi açmış evler. Ernest Hemigway’in içki içtiği, uğradığı, kaldığı, “Çanlar Kimin İçin Çalıyor”u yazdığı mekanlar. Kapitalistlere ne satılırı iyi kavramış turizm sektörünün baş yapıtları. İçeride 6 cuca kokteyl içilen dışında dilencileri olan mekanlar. Fidel Castro’nun “Dünyanın tüm ihtişamı tek bir mısır tanesine sığar.” sözüne ithafen küllerinin bir mısır tanesi şeklinde taşın içinde tutulmasına inat, önündeki çöp tenekesindeki yenmiş mısır koçanını alıp tekrar kemiren genç adamın olduğu mekanlar. İçinde sanat gösterisini yaparken düşen, ağlayarak sahne arkasına kaçan küçük kızı ikna edip gösterisini tamamlatan, dibine kadar insanlık timsali palyaçoya sahip müzeler. Mahalle komite toplantısında içinde afroamerikan dansı öğrenmiş çocuğunu kucaklamış anneleri olan evler.
Caz zordur. Yorar. Konsantrasyon her an kaçar. İçinde insana dair, yaşamına dair birşeyler yakaladıkça seversin cazı, bağlanırsın ona. Caz akıl karıştırır. Akıl varsa düşündürtür. Emeğe saygı duydurtur. Alıp götürür, geri getirir. Gittiğin yeri seversin. Dolu dolu dönersin. Daha önceden dönmüşlerin doluluğunu anlarsın. Gülümsersin, cazı anlamayanlara inat. Kapitalizmden nefret edersin, ona geri döndüğünü bile bile. Nasıl seyreltirim diye düşünürken, insanlık gelir aklına. Güzellik gelir aklına. Gençliğinde dinlediğin şarkı sözleri gelir aklına, mırıldanırsın: “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak herşey”.

“Mısır Koçanı” için bir cevap

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir